28 Temmuz 2013 Pazar

Uzun Süreli Konaklama İmkani : Oda Kiralamak


Bir dönemin hesapli şekilde İngilizce yi geliştirme yollarindan biri olan ''au pair'' lik konusunda İngiltere, geçtiğimiz senelerde, Türkiye'ye vize kapılarını kapattı. Eskiden bu şekilde vize alip hem dil okuluna gidip hem de diğer yandan bir ailenin yaninda ücretsiz konaklayarak, hafif ev işleri yaparak yada çocuk bakarak harçlığınızı çıkartabiliyordunuz. Ama önce ''au pair''' lige özel vize kaldırıldı sonra da master yapanlar için hem okurken hem de okullarini bitirdiklerinde 1-2 sene çalışma hakkı veren çalışma vizesi sona erdi. Bu da İngiltere de okumak isteyenlere çok fazla alternatif bırakmadı. Öğrenciler kendilerine öğrenci vizesi ve kalacak yer ayarlayan acentalarla çalışmaya başladılar. Bu acentalar bir  yandan size dil okulu için alternatifler sunarken bir yandan da kalacak yer bulabilmenize yardımcı oluyorlar. Londra'da hiç bulunmamış birisi için kalacağı yeri kağıt üzerinde yada internetteki birkaç linke bakarak seçmek çok da kolay değil. İnternetten ev bulma konusunda da dikkatli olunması gerekir. Özellikle bazi sitelerde sahte evlerin resimlerini koyup online ödeme alip dolandırıcılık da yapıldığını duydum. Yada internette göründüğünden çok farklı koşullarda konaklamak zorunda kalan arkadaşlarım oldu. Bu konuda seçiminize özen göstermenizi tavsiye ederim.

Londra'da yaşamayı planlıyorsanız öncellikle konaklama konusunda iyi araştırma yapmanız ve bütçenizi de bu doğrultuda hesaplamanız gerekir. Aylık giderlerinizde en yüksek kalemi kira alacaktır. Özellikle Türkiye'deki kiralarla karşılaştırırsanız ev kiraları size inanılmaz uçuk gelebilir, üstelik büyüklük olarak da neredeyse yarısı kadar olduğunu görürsünüz.

Bunun başlıca sebebi Londra'da eski küçük binaların yıkılıp yerlerine yeni ve  büyük apartmanların yapılması için bir izin verilmemesi ve bu nedenle de ev arz ve talebinin bir türlü örtüşememesidir. Makul bir kira tutarı belirlenip, ilani çıkan düzgün bir ev birkaç gün içinde kiraya verilebilir. Bazen bir ev için teklif verdiğinizde açık arttırma gibi fiyatı arttırarak rakiplerinizi ekarte etmeniz bile gerekebilir.

Hal böyle olunca ev kiralamak istemeyenler alternatif çözümlere başvuruyor. Açıkcası ben de buraya gelip yerlerşene kadar ev kiralamak dışındaki konanklama imkanlarından haberdar değildim. Sonrasında gördüm ki özellikle bekar, çalışmaya yada okumaya gelmis birçok insan ev kiralamaktan ziyade oda kiralama yoluna gidiyor. Böylece kiraya ek olarak ödenen belediye vergisi, elektrik, su, doğal gaz gibi faturaların yükünden de kurtulmuş oluyorlar. Ayrıca ev kiraları çok yüksek olduğu için bu şekilde birkaç kişi kirayı da bölüşmüş oluyorlar.

Şimdi Oda kiralama konusunda tecrübeli bir arkadaşımla yaptığım bir röportajla, sözü bir bilene bırakıyorum.

Aykut, Ne kadar zamandır Londra'dasın?

 Yaklaşık 3 yıl


Londra'ya gelmeye nasıl karar verdin?

Okul bittikten sonra 2 yıl kadar çalıştım ve çalışma hayatım rutine girdiğinde bunu değiştirmek istedim ve yurtdışına çıkma kararı aldım


Peki Londra'ya gelmeden önce, nerede konaklayacağına dair bir bilgin var mıydı?


Benden önce bir kaç arkadaşım Londraya geldiği için diğer insanlar gibi konaklama konusunda pek sorun yaşamadım


Peki sence Londra'da konaklama konusundaki en büyük problem nedir?


Sanirim konaklama ücreti

Türk Lirasıyla söylemek gerekirsa maksimum ne kadar?


 Aylık oda fiyatları 400 pound civarından başlıyor bu da ortalama 1200 tl yapar


Peki alternatifler neler? 


Eğitim amacli gelenler için okulun yurtlarında veya anlaşmalı olduğu  ailelerin yanında bir odada  kalmak gibi alternatifler söz konusu.


Oda'da yaşamak kavramına alışmak zor oldu mu?

Türkiye'de şehir dışında ögrencilik yaptığım için beklentilerimin bile üzerindeydi


Peki neler ortak kullanımda?


Aslında sistem biraz Türkiye'deki pansiyon sistemi gibi. Mutfakta eşyalarınızı koyabileceğiniz dolap ve yemek yapmak için kullanabileceğiniz mutfak gereçleri var.
Çamaşır makinesi de mevcut, eğer şanslıysanız bulaşık makinesi ve hatta bazi evlerde çamaşırlarınızı kurutmak için kurutma makinesi bile var.


Yani mutfak ve banyo ortak.Peki odalarda TV oluyor mu? Salon var mı?


Çoğu ev salonlu, genelde salonlar Open Plan Kıtchen (açık mutfak) denen mutfakla birleşik bir yapıya sahip. Odalarda değil ama  Salonda herkesin kullanabilecegi TV mevcut.



Peki, biraz 'shared house' kavramından bahseder misin? Ne demek 'shared house'? En fazla kaç kişi ortak kullanıyoruz bir evi? Kim oluyor bu evlerin sahipleri? Evlerde Asayişi kim sağlıyor? Mesela yan odadaki gürültü yapsa kime şikayet ederiz? Hırsızlık tehlikesi olur mu?

Shared House ögrencilerin ve "profesionals" denilen tek başına bir ev kiralamaya bütçesi yetmeyen tam zamanlı çalışan kişilerin paylaştigi ev anlamina gelmekte. Kısa dönemli konaklamalar mümkün fakat hostellerdeki gibi sürekli bir sirkulasyon söz konusu değil bu nedenle evdeki herkes zamanla birbirini tanır, güvenir.


Evler ortalama 6 kişi ortak kullanımlık fakat bu sayı evin büyüklüğüne ve oda sayısına göre 10 a kadar ulaşabilir. Odayı kiraladığınıız kişi aynı evde kaldığınız bir kişi de olabilir veya bu işi ajans gibi yapan ve 10 tane evi olan birinin odasını da kiralayabilirsiniz. Eğer size kiralayan kişi ile ayni evde yaşıyorsaniz evdeki organizasyonu, temizlik listesini vs yi o kişi yapacaktır. Evin düzenini bozanların veya gürültü yapanların sürekli olması durumunda odayi kiraladığınız kişiye söyleyebilirsiniz fakat arasıra yapılan partylere ya katilmalısınız yada sessiz kalmalısınız :)

Ayrıca bir de isteğe göre odanızı birisiyle paylaşmanız da mumkun. Bu da ücrete yansıyor tabi ki. Daha uygun fiyatlar soz konusu oluyor.

Hırsızlık konusunda ise, şöyle düşünün, bilmediğiniz bir ülkeye bilmediğiniz bir eve geliyorsunuz ve önlem almazsaniz hırsızlık elbette mümkün fakat diğer insanların da sizin gibi bilmedikleri mekandalar ve ayni endişelere sahipler. Etrafinizdaki insalari tanidikça bu endişeler azalacaktir, her zaman için tedbirli olmakta fayda var.


Sahi nasıl oluyor temizlik olayı? Herkes kendisi mi yapıyor? Peki ya ortak tuvalet , mutfak?

Oda temizliğinden kendiniz sorumlusunuz. Ortak kullanım alanlarını ise haftada bir veya 5 günde bir listedeki kişi temizliyor. Bazı evlerde temizlik için ev sahibi birilerini tutabilir fakat büyük olasılıkla vermiş oldugunuz kiraya yansıtılır.

İnternetten oda bulmak mümkün mü? Bunun için web siteleri var mı? Başka ne şekilde bulunabilir?

Odanın resimlerine ve merkeze uzaklığa göre internetten oda bulmak mümkün fakat odayı kiralayacağınız çevrenin guvenilir olup olmadığını öğrenmek ve çevre hakkında bilgi almak için Londrada yaşayan birinin aracılığı ile kiralanması veya en azindan tavsiye alınması daha sağlıklı olur.



Shared house yada odada kalmak isteyenler için, seçim yaparken özellikle dikkat etmeleri gereken şeyler neler?

Bence ilk olarak içerisinde yaşayanların uyrukları önemli. Sonuçta Londraya geliyorsunuz herkesin Türk olduğu bir evde oturmak biraz abes olur bunun yerine Türklerin daha iyi anlaşabildiği Ispanyol, Italyan  veya Brezilyalilar tercih sebebi olmalıdır :) İkincisi de evin bulunduğu çevrenin güvenilirliği ve ve ulaşım kolaylığı. Bunları da az çok bilerek ev seçmeniz gerekir.

Verdiğin bilgiler için çok teşekkürler Aykut.





20 Mayıs 2013 Pazartesi

Stonhenge - Salisbury ve Bath

Londra'ya yerleşmemizin öncesinde defalarca tatile gelmeme rağmen malesef bu 3 yeri hiç duymamıştım.  Kısa süreli tatillerde gidilmesi bir parça yorucu olabilecek uzaklıkta bir gezi yapmayı gerektiriyor. Bu nedenle de Londra' yı anlatan gezi yazılarında pek fazla bahsi geçmez. Ama Londra dışına da çıkıp görebilecek durumdaysanız bu 3 lü turu yapmanızı tavsiye ederim.


Bu gezi için öncelikle 3 farklı seçenek var 1- Londra'dan otobüsle tura çıkmak 2-Trenle Amesbury e gidip oradan otobüsle tura başlamak ve 3- Gezinin tamamını arabayla yapmak. Biz 3. seçeneği yaptık ama Amesbury'den turla gezen arkadaşlarım da oldu.


1- Stonhenge


Ne amaçla ve kimler tarafından yapıldığı bilinmeyen bu binlerce yıllık taşlardan oluşuyor. Devasa büyüklükteki bu taşların tarihi biraz karışık. Bilet aldıktan sonra çok yakınlarına gidemeseniz de uzaktan yeşil alanda size ayrılmış yoldan yürüyerek çevresinde dönebiliyor, bir yandan da girerken alacağınız kulaklıklardan tarihçesini dinleyebiliyorsunuz. Mekan olarak çok geniş ve boş bir alanın ortasında yer alıyor içinizdeki derinlik ve doğa duygularını canlandırıyor. Ben taşlardan ziyade uzaklarda bize şaşkın şaşkın bakan kıvırcık İngiliz koyunlarının fotografını çekmek istedim ama kameramın zoom u onları net şekilde çekmeme izin vermedi malesef. Zaten yol boyunca da sağlı sollu yeşilliklerde özgürce dolaşan koyun ve kuzulara bayılmıştım. 

Taşların etrafında bir tur attıktan sonra hele bir de eğer kışın gittiyseniz donarak kendinizi hemen arabanıza atmak isteyebilirsiniz. Mekan çok geniş, düz ve açıklık olduğu için çok kuvvetli bir rüzgar var. Turunuz esnasında da yağmur yağar ise kaçacak bir yeriniz olmayacak buna uygun giysi ve ekipman ile gitmenizi tavsiye ederim.


2-Salisbury Cathedral



Floransa Katedralinden sonra gördüğüm en görkemli katedral diyebilirim. Dışarıdan göründüğünden daha büyük ve geniş içerisi. Özellikle ortasındaki vaftiz havuzu çok hoş. 





İçerisinde sindire sindire bir tur atmanız yarım saati bulacaktır sonrasında da shop kısmına girip hatıra birşeyler alabilirsiniz. İçersinde gelen misafirlerin soluk alabilecekleri gayet çok çeşitli yiyecek ve içecekleri olan bir cafesi de var.


3-Bath

Neredeyse 2 yılın sonunda tam da ben de İngiltere'de tüm şehirler birbirinin aynıymış hissi uyanmaya başlarken tamamen ve çok farklı bir şehirle tanıştım.

Farklı mimari yapısı ve sokaklarıyla Bath tam anlamıyla Roma mirası bir şehir. Günün son durağı olarak bu şehre girdiğimiz anda kendimi yenilenmiş hissettim.

























Ama bu kadar 'yenilenme' bana yetmez diyorsanız bizim yaptığımız gibi şehirdeki SPA merkezinin yolunu ( http://www.thermaebathspa.com/ ) tutabilirsiniz. 





Eğer haftasonu gidecekseniz kalabalık olabilir ama içeride bunu pek hissetmiyorsunuz.  İçerisinde biri kapalı diğeri açık olmak üzere 2 havuz, sıcak buhar odaları ve duşlar var. Kapıda kuyruk görebilirsiniz şaşırmayın çünkü burası bildiğim kadarıyla tek thermal havuzları olan SPA merkezi.
İçeride sizi çeşitli paketler bekliyor. Bu paketlerden birini seçip kolunuza bir bileklik takıyor ve içeriyi keşfe dalıyorsunuz. Yanınızda hiçbirşey götürmemiş olsanız bile içeride mayodan terliğe herşey var. Havlu, bornoz ve terliği kiralayabiliyor diğer şahsi ihtiyacınız olabilecek şeyleri satın alabiliyorsunuz. Kiralamayla ilgili ücretler ve paket fiyatları sitelerinde mevcut. Biz 'new royal bath' ı seçtik. Eğer masaj yada başka bir bakım istiyorsanız önden randevu almanız gerekiyor. Yok sadece SPA için gidiyor iseniz rezervasyona gerek yok. 

Ufak bir tavsiye, eğer havanın soğuk olduğu bir günde SPA ya gittiyseniz ilk olarak terastaki açık havuzdan başlayın. Güzel şehrin manzarası eşliğinde, üstünde dumanlar tüten havuzun keyfini çıkartın. Saçlarınız ıslanmadan bu havuza girerseniz hiç üşümüyorsunuz. Ayrıca içeride fön makinaları var mevcut. 


iyi dinlenmeler :)





5 Mayıs 2013 Pazar

İlginç Bir Deneyim : Medieval Banquet



Aylar önce bir arkadaşım bana bu linki attığında çok heyecanlanmış ve en kısa sürede bu mekana gitmek için planlar yapmaya başlamıştım. Ama bir türlü kalabalık bir grubu toplayamadık yada hava koşulları pek müsait olmadığı için dün geceye kadar beklemek durumunda kaldık.

Mekan her ne kadar restaurant olsa da rezervasyon yaparken menüde ne olduğunu sormamıştık bile çünkü ilgimizi çeken şey 1-ortam 2-kostümlerdi.

Mediaval Banquet, Londra'da siradisi bir resturant arayanlar icin bicilmis kaftan. Tam anlamıyla bir orta çağ konseptiyle tasarlanmış. Tuğla tuvarlar, loş ışıklar, ince uzun masalar, üzerlerinde ortaçağ kostümleri olan garsonlar ve fonda piyano tınıları. Eğer konsepte uyum sağlamak daha da fazla havaya girmek istiyorsanız giysi kiralamanız mümkün (10 pound). Yemek ve içki dahil mekan ücreti ise 50 pound. Biz gitmeye karar verdiğimizde internette indirimli biletler bulmuştuk ve 2 kişilik biletler için 65 pound ödemiştik. Biletler 7 ay süreyle geçerliydi, gitmek istediğinizde birkaç gün öncesinden rezervasyon yapmanız geçerli.

Kapılar saat 19:15 de açılıyor. Salona girdiğinizde sizi tahtına kurulmuş şekilde kral 8.Henry karşılıyor. Tarih bilgimizden kendisinin pek güleryüzlü ve sempatik bir kral olmadığını bilsek bile Kral sizinle fotograf çektirmeye hayır demiyor.

Biz girer girmez kostümlerimizi aldık ve hemen ortama adapte olduk. Masanıza geçtiğinizde sizi kocaman somun ekmekler, koca bir karaf şarap ve bir sürahi bira karşılıyor. Ekmekler bence çok lezzetliydi yada ben çok açtım bilemiyorum :)

Saat 19:45 de kral ve kraliçe kostümleriye salona girip şarkılar söylemeye başlıyorlar, ilk girizgah şarkıdan itibaren de her şarkı faslında yeni bir yemek geliyor.

1- Çorba (koyu kivamli hafiften suzme mercimek corbasini andiriyor)
2- Peynir ve şarküteri tabağı (icerisinde cedar peyniri ve jambon ve turevi etler var)
3- Tavuk ve sebze (kazanlarda firinlanmis tavuk ve yine firinlanmis klasik Ingiliz usulu tatli patates,havuc ve turp)
4- Elmalı Turta

Konsept olarak ortaçağ görünümü yemeklerde de devam ediyor. Yemekler bu yüzden son derece basit ama doyurucu. Dediğim gibi menusunden ziyade farklı konsepti için gidilecek bir yer. Ben yemeklerin çok lezzetli olmalarını beklememiştim ama gayet doyurucuydu.

Masanızda şarap, su yada bira bittikçe tüm masa olarak hep bir ağızdan 'wench' diye bağırıyorsunuz. Yani bir nevi 'garson!'  diyorsunuz. Bunu derken masaya da vuruyorsunuz. Zaten gece boyunca alkış yerine masaya vuruyorsunuz. Masadaki gümüş tabak çanaklar sayesinde epeyce bir gürültü çıktığını söyleyebilirim.

Yemek boyunca ufak tefek şovlarla sizi eğlendiriyorlar. Tüm bu fasıl saat 22:30 a kadar sürüyor ve en son tatlı servisine kadar tüm içkiler sınırsız. Ardından ise dj müziği çalıyor ve 1 saat daha mekan açık kalıyor.


Kalabalık gittiğinizde daha eğlendirici olmakla birlikte farklı bir Londra akşamı geçirmek isterseniz çift olarak da gidebilirsiniz.















6 Nisan 2013 Cumartesi

Kahvaltı Bilmecesi!

Her ne kadar bu blog içerisinde bol bol restaurant tavsiyelerine yer vermiş olsam da, kalhvatı konusunu ayrıca ele almak istedim. Biz Türklerin özellikle yurtdışı seyahatlerinde yemek konusunda yaşadıkları sıkıntılardan biri damak tadımıza uygun bir kahvaltı bulamamaktır.  Gunun bu ilk ogununde bizim kadar doyurucu menüler tercih eden bir millet daha var o da Amerikalılar! Dünya mutfağına kahvaltı menüleri konusunda çok büyük katkıları olduğunu söyleyebilirim. Tabiki her öğünde olduğu gibi kahvaltıda da önünüze çok büyük porsiyonlar gelir. Omletler, pancakeler bageller her nekadar bizdeki serpme kahvaltıları anımsatmasa da, sabahları bir dilim ekmek üzerine tereyağı sürüp yiyen çoğu İskandinav ve Avrupa ülkesine kıyasla haylı cezbedicidir.

İngiltere'deki kahvaltı kültüründen bahsetmek gerekirse, evet meşhur 'English Breakfast' var. Ama onu artık kendileri bile çok tercih etmiyorlar. Çünkü tabakta gördüğünüz herşey kızartma şeklinde pişirilmiş ve çok yağlı. Okuldaki hocalarımdan biri -erkek ve sanırım 60 kg. falandı- English Breakfast'ı sadece akşamdan kalma olduklarında tercih ettiklerini söylemişti. Onun haricinde yulaf ezmesi ve cornflakes ile yoğurlu yedikleri granola haftaiçi kahvaltılarındaki 'sağlıklı' seçenekler.

Ama gelin görün ki cumartesi-pazar günlerinde birçok mekan sabah kahvaltıları için dolup taşmakta. Menülere gelince biraz Amerikan biraz Fransız etkisiyle doyurucu ve lezzetli birşeyler yemek mümkün.

İşte size birkaç mekan tavsiyesi;

Granger & Co
http://www.grangerandco.com/

Mekan yeri dolayısıyla geziniz esnasında kolaylıkla uğrayabileceğiniz bir bölge olan Notting Hill'de. Hem Portobello'ya çok yakın hem de oranın kalabalığından uzak. Ama bu cümle sizi yanıltmasın, içerisi asla boş değil ve kapıda hep bir kuyruk var. Erken gitmenizi tavsiye ederim. Mekan Avusturalya orjinli ama menüde onlara özgü pek birşey var diyemem. Omletler ve pancakeler seçenekler arasında en çok tercih edilenleri. Ben çırpılmış omletle Avocado Salsa aldım. Gayet doyurucu ve lezzetliydi. Pancakeleri bizim alışık olduğumuz incelikte değil ama onun da alıcısı çoktu. Kötü olduğunu sanmam. Ortam olarak bana herşeyin açık tonlarda, sadece ve aydınlık şekilde döşendiği havalı Fransız restaurantlarını hatırlatsa da hesap geldiğinde can yakmıyor. Tek uyarı; kapıda bazen düzensiz bir kuyruk olabildiği için kendinizi unutturmayın. Kafaları bir parça dağınık!


Bill's

http://www.bills-website.co.uk/
Uzun uzun anlatmaya gerek olmayan benim Londra'da en bayıldığım mekanlardan biri. Özellikle Islington'dakini çok seviyorum. Içerisinin ambiyansı, garsonların güler yüzü ve etrafınızı saran mutfak malzemeleriyle kendinizi evde gibi hissettiriyor. Menüdeki herşey gayet lezzetli. Zaten üç aşağı beş yukarı heryerde aynı menüler var; omletler pancakeler ve kruvasan.







La Pain Quotidien
http://www.lepainquotidien.co.uk/
Bu mekanı duymuş olabileceğinizi tahmin ediyorum. Çünkü birçok ülkede var, Türkiye'de de İstanbulda' birkaç şubesi vardı. Burası aslında Fransız fırını olarak dizayn edilmiş bir menüye ve ambiyansa sahip. Özellikle ekmeklerini çok önemsiyorlar. Kendilerine ait tariflerle yaptıkları reçel ve 'nutella' ları (bitter,sütlü ve beyaz) gayet başarılı. Bu nedenle eğer onları denemek isterseniz size koca bir ekmek sepetiyle servis ediyorlar. Bence kahvaltı için güzel ve doyurucu seçeneklerden biri.



Giraffe ve My Old Dutch'dan restaurantlar kısmında bahsetmiştim. Her ikisi de doyurcu ve güzeldir. Tavsiye ederim özellikle My Old Dutch krep sevenler için süper ötesidir. Sonrasında 4-5 saat acıkmamanız garanti, yorucu bir gün için güzel bir başlangıç.

Bir Türlü İçeri Giremediğim Mekan: The Breakfast Club!
http://www.thebreakfastclubcafes.com/
Islington'ın en güzel yerinde konumlanmış bu mekana defalarca denememize rağmen bir türlü önündeki kuyruğu aşıp da girebilmek kısmet olmadı. Cumartesi-Pazar günleri sokağa taşan kuyruk bende bitmeyen bir merak uyandırsa da hiçbirzaman o kadar bekleyecek sabrım olmadı malesef. Herzaman inandığım ve tecrübelerimle pekiştirdiğim gibi, bir mekanın önünde bu şekilde bir kuyruk varsa içeride kötü birşey yemezsiniz. Ben gidemedim, ama siz gidin. Sonra da Islington'un daracaık sokaklarında dolaşıp sokak tezgahlarındaki ikinci el ıvır zıvıra göz atarak dolaşın. Eğer o ufak bölgede dolaşır da geçerseniz bir yüncü var , girip fiyatlara bir bakın. Hayatımda gördüğüm en pahalı yün yumaklarını satıyorlar.


Caravan
http://www.caravankingscross.co.uk/


Bence  Londra'daki enfes ve degisik kahvalti mekanlarindan birisi! Mekan Kings Cross istasyonuna cok yakin ve aslinda sadece kahvalti icin degil gunun her saati lezzetli yemekler sunuyor. Icerisi daha cok koskoca bir hangari andiriyor. Her nekadar genis bir mekan olsa da kapisindan kuyruk eksik olmuyor. Kahveleri inanilmaz lezzetli. Zaten mekani bulmamiz da Time Out dergisindeki en iyi kahve veren mekanlari basligi altinda adinin gecmesi sayesinde oldu. Ben menuden patlican ezmeli, yogurtlu sumakli ve yumurtali bir  tabak sectim. Acikcasi biz Turklere ozgu bu kadar unsuru tasiyan bir kahvalti tabagi kendi kendime, neden bizim de boyle yaratici yemekler yaratmadigimiz sorusunu getirdi aklima.
Ama esas Four Square de favori olan yemeklerden biri sevgilimin yedigi 'salt beef buble' idi. Her ikisi de cok lezzetliydi. Benimki biraz patlican begendiyi animsatiyordu.
Kahve olarak da filtre kahve sevenlere muhakkak buradaki filtre kahveyi denemelerini tavsiye ederim. Mekanin klasigi Latte idi. 


Her guzel sey gibi  yemekler bitince hesap odeme zamani geldi. Bir fikir olmasi icin buyrun size adisyonumuz ve menuden bir parca.




16 Şubat 2013 Cumartesi

Strand-Temple Church-St.Paul ve Museum Of London

Bu Cumartesi sabahı evden çıkarken bolbol yürümeyi kafaya koymuştuk ama bu kadar uzun bir parkurumuz olacağını tahmin etmemiştik.
Aslında amacımız Da Vinci Code' un Londra güzergahını takip etmekti. Bizi bekleyen 3 durak vardı: Temple-Kings Collage ve Westminister Abbey. Birgün önce kitabın o bölümlerini tekrar okumuş ve hazırlığımızı yapmıştık ama yeterince hazırlanmamışız, meğer Temple haftasonları kapalıymış. Dolayısıyla Piccaddlly yakınlarında bu planımızdan caymak zorunda kaldık. Yine de ne yapacağımızı düşünürken Strand'dan yürümeye başladık.

Strand (City of Westminster, WC2R, UK) Aslında Trafalgar meydanından başlayan ve Fleet Street e kadar devam eden caddenin adıdır. Trafalgarda National Gallery i arkamıza alarak karşı yöne doğru yürümeye başladık. Bu aynı zamanda nehre paralel giden bir yol. Özelliği ne derseniz bu yol üzerinde birkaç güzel bina var. Temple ve Adalet sarayi bunlardan ikisi. Yol boyunca kimi zaman sıradan binalarmış gibi konumlanmış bu görkemli yapılara bakarak yürümek gerçekten çok keyifli.








Temple : Fleet Street üzerinde yürürken sağ tarafınızda bu aşağıdaki koyu kahve binayı göreceksiniz. Burası Da Vinci Code da da bahsi geçen Temple. Buraya district metro hattı üzerinden de aynı isimdeki durakda inerek ulaşmak mümkün. Eğer açıksa içeri girip gezebilirsiniz. Biz malesef görme imkanı bulamadık.


Temple'ı geçerek dümdüz yürümeye devam ederseniz yolun sonunda St Paul'e çıkacaksınız. Biz macera olsun diyerek aralardan başka yollara saptık ve şans eseri Dr. Johnson's House' u bulduk.  Kendisi kimdir derseniz, 18.yy da bu evde yaşamış bir yazar ve şimdi de kendisinin 300 yıllık evi bazı organizasyonlara ev sahipliği yapıyor. Biz iceri girmedik ama girmek isterseniz aşağıdaki link size yardımcı olabilir.
http://www.drjohnsonshouse.org/


Bu heykelini gördüğünüz resimdeki kedi Dr. Johnson'un evinin tam önündeki meydanda bulunuyor ve tahmin ettiğiniz gibi Dr. Johnson'un kedisi. Bu evi ve kediyi görmek isterseniz Fleet streette Temple' a gelmeden soldaki sokaklardan birinden girmeniz gerekiyor. Sokağın başında evin yönünü gösteren bir tabela da var.

Eğer Fleet streetten düz devam ederseniz St. Paul'e ulaşırsınız. St. Paul bence Londra'nın hem en güzel hem de en görkemli manzaraya sahip kilisesi ve görülmeye değer bir turistik mekanlardan biridir. Hergün yüzlerce turisti ağırlamasının yanı sıra birçok organizasyona da ev sahipliği yapar. Org resitallerine rastgelirseniz şanslısınız.




Kilisenin içinde girişteki bölümler ücretsizdir ancak yüksek kubbesinden manzarayı görmek isterseniz bilet almanız gerekiyor. Bence görülmeye değer. Konum olarak birçok tarihi binanın ortasında olduğu için çok güzel bir manzarası var.

Museum Of London
St. Paul'e hemen hemen 10 dk yürüme mesafesindeki bu müze sizi pek fazla şaşırtmayacak ufak tefek objeler ve tarihten günümüze yepyeni şekilde ulaşmış günlük hayatın parçası olan eşyalarla dolu. Aşağıda beni en etkileyen parçaları koydum. Müzenin girişindeki çok eski zamanlardan gelen kalıntılar sizi yanıltmasın, ilerleyen bölümlerinde aklınızda Londra ile ilgili güzel görüntüler bırakacak şık bölümleri de mevcut.










Bu uzun gezi sırasında karnınız acıkırsa St. Paul un hemen karşısında kiliseyi güzel bir açıyla gören Paul'de yada Museum Of London'un hemen karşısındaki Pret'te birşeyler atıştırabilirsiniz.




5 Kasım 2012 Pazartesi

Covent Garden ve Neil's Yard





Covent Garden, 1900'lü yıllarda sebze meyve hali formatında , bakımsız ve pis sokakları olan bir pazar yeriymiş. Ancak o zamanlarda bile muhafaza edilen mimarisi günümüzde artık son derece popüler bir turistik ve sosyal mekan haline gelmiş durumda. İçerisinde birçok lüks cafe ve restaurantla beraber onlarca mağaza ve tezgahı barındıran bu şipşirin mekan günün her saati ziyaretçilerle dolup taşmakta. Üstü kapalı olduğu için yağmurlu havalarda da gezmeye uygun bir yerdir. Özellikle haftasonları birçok sanatçı ve show ustasının gösterileriyle renklenir ve bir panayırı andırır.

Aşağıdaki iki resim Covent Garden'in geçirmiş olduğu evrimi en iyi şekilde anlatıyor...


                      
Gitmişken ne yenir derseniz marketin içinde Jamie Oliver'in Restaurantını deneyebilirsiniz. Etrafı cam olduğu için marketi de seyretme imkanınız olur. Pizzalari ve sarımsaklı mantarını öneririm. Ayrıca marketin alt katında koca tavalarda paella yapıyorlar. Ben daha deneyemedim ama talibi çok.





Londra'ya geldikten neredeyse 1 sene sonra twitterda gördüğüm 'Londra'daki bu renkli cafeyi gördünüz mü?' tweet iyle araştırmaya başladık burayı, resimdeki cafenin, bulunduğu bölgenin adının Neil's Yard olduğunun sonradan öğrendiğim küçük avluda olduğunu keşfettik. Covent Garden'ı sokak sokak bilmemize rağmen bu küçük avluyu hiç farketmemiştik. İlk fırsatta Neil's Yard' a gitme kararı aldık! İçerisindeki ufak cafeler ve ortasındaki masalarla ufak ama şirin bir avludan ibaret olan Neil's Yard son zamanlarda renkleri iyice canlanan binalarıyla daha da popüler bir mekan haline gelmiş.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Columbia Road Flower Market























Londra'da her Pazar gunu sabahtan cicek pazari kuruluyor. Sehirde bahcesi olan cok insan oldugu icin gercekten bu pazara gittiginizde inanilmaz bir kalabalikla karsilasiyorsunuz. Sadece pazarin icinde yurumek ve ciceklere bakmak bile bana cok keyifli gelir. Bahcesi olmayanlar icin de envai cesit buket bulabilirsiniz. En populeri de kocaman aycicekleri demetleri. Birdahaki gidisimizde mutlaka alacagim.







Sokagin girisinde saksi ve bahce aksesuarlari satan dukkanlar var. Birkac tane de 2.el sus esyasi satan yer ki ben simdiye kadar birsey alamadimsa da cok seviyorum ikinci el ev esyalarina bakmayi. Genelde hepsinde cok sirin porselen fincanlar, tabaklar gumus catal bicaklar oluyor. Kaziklanma ihtimalimi de goz onunde bulundurarak sadece bakmakla yetiniyorum.










Adi her ne kadar Flower market diye gecse de bol bol sebze, meyve ve otlar da var. Isterseniz fide isterseniz sogan seklinde satiyorlar. Tohum yok malesef.
Sabah saat 8 de acilan pazar saat 3 de toplanmaya basliyor.











Bu yandaki de nedir diye sorarsaniz oradaki binalardan birinin penceresinde kanavice yapan kafasina kurt maskesi takmis bir adamdi. Manasini pek cozemedim, pamuk prensesin anneannesini yiyen kurttu belkide, yani anneannenin ruhu icine girmis o yuzden kanavice yapiyordu? Bilemedim ama degisik geldi cektim fotosunu. Tam bir japon turist ruhuyla her gordugum seyin  fotografin cekiyor olusumla da ayri bir gurur duyuyorum.
Pazara cikan ara sokaklardan birinden girdiginizde ufak bir meydana cikar. Kosesinde bir kahveci vardir onunde inanilmaz bir kuyruk olur hatta bazen tam onunde sokak calgicilari birseyler calar