8 Mart 2019 Cuma

Nerede Yanlış Yapıyorum?





Kendimi tanımam yaklaşık kırk yılımı aldı.
Kimseyi tanımam bu kadar uzun zamanımı almamıştı.
Tam 39 yıllık bir emekten sonra artık kendimi "defo"larımla tanıyorum. Keşke şunu yapsam dediğim işlerin bana uygun olmadığını, yapmaktan en çok şikayet ettiğim, sıkıldığım şeyin aslında bana en uygun olan olduğunu "artık" biliyorum.
Birşeylere başlayıp yarım bıraktığımda, devam etmeyi gereksiz bulduğumda "benim sorunum ne?", "neden böyleyim?" diye sormuyorum artık. Sorun bende değil o yapmakta olduğum şeyde aslında. Bu bir genetik kodlama. Belki de bir his. Başarısızlık yada sonuçsuzluk sezgisi bana "vazgeç o işten" diyor. Ben yıllarca bunu "maymun iştahlılık" olarak okudum.

Bazı işleri isteseniz de yapamadığınızda, kalıbınıza olmayan giysilerin içinde rahat etmeye çalıştığınızda aslında olduğunuz noktayı doğru analiz etmeniz gerekiyor. Kendinizi aynanın karşısındaymış gibi izleyip gerçekten "görmelisiniz". Eksikliklerinize odaklanmayıp gerçekte olanı görebildiğinizde hiçbirşey eskisi kadar olumsuz gelmeyecek. Ve bir noktadan sonra size uygun kalıbı da bileceksiniz, çok çalışırsanız yapabileceklerinizin, sınırlarınızın ve başarılarınızın farkında olacak ve asla yapmaktan keyif duymayacağınız şeyleri de adınız gibi bileceksiniz. Onların peşinden koşmanın, onları yapamamanın verdiği üzüntünün değil onların size uygun olmadıklarının farkında olacaksınız.

Ve önünüze geleni kendi perspektifinizle değerlendireceksiniz. Tabi ki hayatınızın gerçeklerine de vakıf olarak.

Çok güzel makyaj yaparım ama bu iyi bir makyöz olacağımı göstermez. Yemek yapmayı severim ama bu bir restoran açmalıyım demek değil. İnsanlarla çabuk kaynaşırım ama bu onlara bilmedikleri ürünler tanıtıp satabileceğim anlamına gelmiyor. Ve tüm bunların yanında çok iyi yaptığım birçok şey var. Diğerlerini yapamadığım için mutsuz olmama gerek yok yapabildiğim şeylere odaklandığımda kendimi daha mutlu hissedebilir ve başarılı olabilirim.



Dışardan göründüklerinin aksine birçok işin tahmin edilmesi zor bazı zorlukları vardır. Bazı işlerin iyi bir satış kabiliyeti, bazılarında sabır, kimindeyse inatçı olmak gerekebilir. O zorluklar o kalıba uygun olan insanlar için sadece üzerinde çaba gösterilip başarılacak hedeflerken bazıları için aşılması güç, stres kaynağı ve sürdürülmesi imkansız bir tempodur. Hangisinin benim için ne anlama geldiğini çözebildiğimde deneme-yanılmalarım azalmaya başlayacaktır. Bu çözümü kolaylaştıracak şeylerden birisi kendimi tanımam ise diğeri de çevreden gelen yada gelmediği halde benim kuruntum olan yorumları görmememdir.

40 yaşa 1 yıl kala belki de hayatımda en önemli temel taşlarından birini heybeme attım ilerliyorum. Belki bazen unutacağım belki kaybolacağım ama kafam karıştığında dönüp açıp bu yazdıklarımı yeniden okuyacak ve bu yazının başlığındaki sorunun cevabını bulacağım...





7 Mart 2019 Perşembe

Bir Ben var Benden Öte



Meğer 9-6 çalışma bağımlılığı diye birşey varmış. Nasıl mıdır?

Çalışmayı bıraktığında bünyede anlam veremediğin sıkıntılar peyda oluyor. Sürekli "yahu bugün birşeyler yapmalıyım ama ne?" hissi, sabah kalkarken o gün yapman gereken birşeyler var da hatırlamıyormuşsun gerginliği, kendine yapacak önemli işler arama, kimseyi görmeyecek dahi olsan makyaj yapıp giyinme, evden çıkmayacak dahi olsan uyanır uyanmaz üzerinden pijamaları çıkartma gibi... Ve birgün bir de bakıyorsun işe gitmediği halde traş olup takım elbisesini giyen emekli amcalara benzemişsin.

 İlk işe girdiğimde 18 yaşındaydım. Bir yaz tatilinde Marmaris'te bir gümüşçüde çalışmıştım. Yalan olmasın ilk başta orada çalışan aslında arkadaşımdı. Yanında çalışan kız işten ayrıldığında arkadaşıma yardım etmeye o kadar gönüllüydüm ki her sabah dükkanı birlikte açıyor kapanana kadar kalıyordum ve birkaç hafta sonra mecburen beni de işe almıştı. Ertesi yaz ise -üniversite ikinci sınıftayken- ilk  kurumsal firma deneyimi ile gerçek iş hayatına atıldım. Ve sonrasındaki 12 sene İstanbul'da sonra Londra'ya taşınınca orada çalışmaya devam ettim. 

Ve şimdi yaşadığım bu küçücük adada çalışmıyor olmanın keyfini sürmem gerekirken sürekli beni dürten ikinci kendimle uğraşıyorum. Alıştığım rutinlerime, bilgisayar başında oturduğum saatlerime dönmek istiyor ama bunu yapamayacak olma gerçeğiyle yeniden kendimi birşeyler üretmek için yollar ararken buluyorum. Üstelik bulsam yapacak boş vaktim de yok! Yarım gün okula giden dört yaşında bir evlat, ev işleri, market alışverişleri tüm günümü dolduruyor. Bazen evden sadece onu okula bırakıp almak için çıktığım halde kolumdaki adım ölçere göre onbin adım atmış oluyorum. Ama ikinci bana sorsan, işe gitmiyorsam sanki hiçbirşey yapmıyormuşum gibi geliyor... 


Geçen gün burada tanıştığım birisi bana bir ofiste oturarak çalışmanın ona çok sıkıcı geldiğini, çok kısa bir süre masa başı iş yaptığını ve birdaha o şekilde çalışmayı düşünmediğini söyledi. Onu tersine ikna edebilecek, dişe dokunur bir cümle gelmedi aklıma. Sahi cazip olan nesi var bu ofiste oturup çalışmanın? Eğer alternatifine alışabilirseniz hiç! Senelerce çalışıp sonra da evde oturan birsürü insan tanıyorum. Benim gibi özlem çekmeyenleri de hatırı sayılır miktarda. Peki bendeki sorun nedir? Neden hep kendimi birşeyler yapmak için zorluyorum? Arada kazara aklıma bir fikir gelir de ya evden şöyle bir iş yapsam nasıl olur diye düşündüğümde genelde tüm hesaplamalar "Değmez" e çıkıyor. Çünkü yalnızca çalışmaya değil değecek birşeyler yapmaya gönlüm var. E hal böyle olunca ben ve benden öte rahatsız ikinci benin kavgalarıyla geçiyor günlerim.

Yeni yaşımdan beklentim odur ki üzerime yapışan bu çalışma azmi tez vakitte yakamdan düşe ve evde pijama terlik mutlu olacağım günler gele.

Ama ya o günler hiç gelmezse yada gelene kadar kendimi işsiz ve önemsiz hissetmemek için neler yapabilirim? Bunu bırakmak istediğiniz bir alışkanlığınızın yerini başka birşeyle doldurmak gibi düşünün. Sigara yerine elektronik sigara içmek gibi. Yani onun kadar zararlı olmayan başka birşey. Evet çalışmak da zararlı, bakın işte bağımlılık yapıyor.

Neyse kendimce ürettiğim çözümler şunlar,
1- Hergün yapılacak bir kişisel gelişim aktivitesi bulmak. Bu sportif yada kültürel olabilir. Pilates, yoga, yürüyüş yada kitap-gazete okumak, belli bir alanda araştırma yapmak gibi.
2- Bilgisayar başında geçirilen zamanların ikamesi olarak laptop u alıp bir cafede takılmak. Tabi ki oturup facebook bakılırsa olmaz. Yine orada da okuyacak yada yazacak birşeyler bulmalı. En kötü emailleri bir elden geçirmek ve gereken yazışmaları bu zamanda halletmek.
3- Yemek ve kahve saatlerini fikslemek. Bunun faydası günü bölmeye ve böylece kocaman ve anlamsız geçen zaman bloğundan çıkıp çalıştığım dönemlerdeki programlanmış günün bir benzerini yakalamak.
4- Çocukla geçirilen zamanı programlamak, aktiviteler yaratmak. Bunu detaylandırmak isterdim ama bu konuda yazmayı hiç canım çekmiyor. İlla birşeyler söylemem gerekirse, sulu boya-kuru boya, açık alanda aktivite, el işi faaliyetleri, öğretici aktivite kutularıyla zaman geçirmek gibi...
5- Haftayı planlamak, mutlaka aralara aktiviteli günler sıkıştırmak. (Alışveriş-yürüyüş-dolap elden geçirme günleri gibi...)











25 Ekim 2018 Perşembe

Şekersiz hayatım!


Bundan bir sene önce, henüz Türkiye'de iken şu meşhuuur pi serisinin yazarı Azra Kohen'in Aeden isimli kitabını okudum. Kitabın ana konusundan bağımsız şeker yeme ile ilgili birkaç vurucu cümle kafamda bazı soru işaretleri yarattı. Şimdi diyeceksiniz ki alt tarafı kurgulanmış bir roman, gerçek hayatı etkileyecek ne yazıyor olabilir hatta belki o kitabı okumuş olanlardan "Hadi ya böyle birşey mi geçiyordu kitapta" diyenler bile çıkacaktır. Ne diyeyim sanattan herkes payına düşeni anlıyor bana da bu kaldı demekki. Böylece şekeri yememeye daha doğrusu az yemeye başladım. Burada dev gibi bir parantez açayım; ben tatlıya ölümüne düşkün bir insan(d)ım. Her türlüsünü yer(d)im. Neyse çok da kesin çizgileri olan bir niyetle değil ama yemesem iyi olur diyerek bir adım attım. Ardından bir arkadaşımla bu konuyu konuşunca bana bir belgesel önerdi. Bir genç adamın uzun süre şeker yemeyip sadece bu filmde etkilerini göstererek bir farkındalık yaratmak amacıyla hergün bir insanın ortalama bir günde aldığı şeker miktarını alıp organlarında oluşan değişiklikleri anlattığı bir film. Sonradan anladığım şu ki, bu filmi izleyince kiminde hiç bir etki uyandırmıyor, kimi etkilenip şekeri bırakıyor ama bir süre sonra -devamı zor bir karar olduğundan olsa gerek- yeniden yemeye başlıyor ve üçüncü grup benim gibi bırakan ve yeniden başlamadan beslenme tarzını buna göre yeniden şekillendirenler. Bu bir sene süresinde tatillerde bozduğum zamanlar dışında neredeyse hiç rafine şeker tüketmedim. Son bir aydır beyaz ekmekle de yollarımı ayırdım.

Beslenme şeklimle ilgili detaylara girmeden önce insanların, ama alkol alıyor musun? ama içinde şeker olan bir yemeği yemiyor musun (dışarıda bir lokantada) meyvede de şeker var, hurma mı yiyorsun o da şekerli! gibi eleştrilerine kulak tıkadım. Beslenme konusunda alınan kararların kişilerin kendi sınırlarına göre şekillendiğini düşünüyorum. Vegan olabilecek kadar katı bir yaklaşımınız olmayabilir ama kendinizi iyi hissettiğiniz şekilde beslenebilirsiniz. Bu kararların bir sözleşmeye bağlıymış gibi yazılı olmayan kurallara bağlatılmaya çalışılmasını gereksiz ve de saçma buluyorum. Hayat kalitenizi yükseltecek, size kendinizi iyi hissettirecek kararlar alıp onları uygulayabilir, dilediğiniz gibi esnetebilir, hazır olduğunuzda yeni adımlar da atabilirsiniz. Nitekim benim de öyle oldu...

Şekeri bırakmadan önceki "BEN"den bahsetmem gerekirse, tatlı ile aram şöyle idi,

*her yemekten sonra mutlaka tatlı tüketmek
*az meyve tüketmek
*depresyon, moral bozukluğu durumlarında nutella kavanozuna sarılarak yaşamak.
*her filtre kahve yanına tatlı, her Türk kahvesi yanına lokum, çikolata, her çay yanına bol hamurişi aramak

Dolayısıyla bir akşam, karnım tok sırtım pekken aldığım şekeri bırakma kararımda yukarıdaki alışkanlıkların da bırakılması gerekiyordu. Öyle mi gerçekten de?

Artık yapmayacağım dediğimiz alışkanlıklar üstelik de uzun bir süredir hayatımızda iseler, şöyle düşünün, evliyseniz eşinizi, belki arkadaşlarınızın çoğunu tanımadan dahi önceden gelen bir alışkanlık ise onu tamamen bırakıp yerindeki kocaman boşlukla yaşamayı öğrenmek çok kolay değil. Kendinizi buna zorlamak çok akıl kârı da değil. Bu yüzden ben tatlı yeme alışkanlığımı başlarda hurma (sayısının 2-3 ü geçmemesi) ve sınırsız yediğim çilek kurusu sayesinde bıraktım. Aylarca canım başka şeyler istediyse de yemedim yalan değil ama birgün bir de baktım ki artık o kadar da istemiyorum. Bir tatilde çok sevdiğim bir tatlıyı yemeden gitmeyeyim dedim ve de tadı bende eskisi gibi bir etki yaratmadı. Şeker çok gururlu. Siz onu bıraktığınızda ve belli bir süre gerçekten ara verdiğinizde bir de bakıyorsunuz o da sizi bırakmış. Şekeri bırakan herkesin söylediği şeydir bu. Yani  demem o ki sabırlı olursanız tünelin ucunda bir ışık olduğu garanti.

Ben rafine şekerle aramdaki husumeti hurma ve çilek kurusu ile atlatırken meyvelerle de aram eskisi kadar kötü olmamaya başladı. Eskiden marketten dolaba oradan çöpe yollanan meyveleri artık abartmadan ama ara ara yemeye başladım. (Meyve dahi tüketmeyenler de var yani sadece rafine değil tüm şekerleri bırakanlar, bu da bir seçenek. Ben o yolu seçmedim ama yol bir şekilde oraya doğru götürdü beni). Böylece meyve hurma-kuru çilek ekibine yardıma geldi ve hurmadan uzaklaşmaya, evde bitince almayı unutmaya başladım. Aylar bu şekilde geçti. Bu süre zarfında acıkınca gözüm dönmemeye, cildim güzelleşmeye, az buçuk kilo kaybetmeye başladım. Kendimi daha iyi hissediyordum. Ardından Jersey'e taşındık. Çalışmadığım için internette araştırma yapacak daha fazla vaktim vardı artık. Bir de baktım ki evde şekersiz cheesecakeler, kahve yanına atıştırmalıklar, çikolatalar ve pıudingler yapmaya başlamışım. Eskisi kadar tatlı arayışım yok, yaptığım tatlıları da belki haftada bir belki daha seyrek olarak tüketiyorum. Bir anda artan meyve, hurma vs düşkünlüğüm de geçti. Şekeri bırakmadan önceki alışkanlıklarıma döndüm ve sadece rafine şeker hayatımdan çıkmış gibi. Ve bugün bir de baktım ki rafine şekerle yollarımızı ayıralı tam bir sene olmuş! Şekersiz hayatımdan çok memnunum. Niyetlenenlere şiddetle tavsiye edilir.




















16 Ekim 2018 Salı

Thomas Land (Drayton Manor Park) - İngiltere




Yaklaşık iki hafta önce üçbuçuk yaşındaki oğlumuzla birlikte "Thomas Thomas!" diyerek yola çıktık. Aylardır çizgifilm aralarında çıkan reklamlarda gördüğü bu yere götürmek için doğru zamanı kolluyorduk. Okulların tatil olduğu zamanlarda çok kalabalık, kışın çok soğuk olduğu için elimizi çabuk tutup biletleri alıp yola çıktık.

Normalde en sevdiği serilerin başında Thomas ve Şimşek Mcqueen geldiğinden Disneyland'dan sonra burayı da seveceğinden emindim. Tek sorun bizimkinin hareket eden araçlara binmekten imtina etmesi. Bunu da yavaş yavaş aşıyor gibiyiz.

Tabi ki Drayton Manor Park bir Disneyland değil ama gitmeye de değdiğini söyleyebilirim. Ana karakterlerin hepsinin özelliklerine uygun bir dev hareketli oyuncağını yapmışlar. Böylece Thomas'ın çektiği Anie ve Clarabel e binip raylarda gitmek, Winston ile araba turu atmak gibi başlıca aktiviteleri yaptık. Meraklısı için Harol ile uçmak, Belalı vagonlarla haldır huldur gezmek gibi alternatifler de mevcut. Gitmeden önce okuduklarıma göre hava muhalefeti yada arızalar dolayısıyla çalışmayan oyuncaklar da olabiliyormuş ama bize denk gelmedi. Bir de sabah saatlerinde çok kuyruk var diyorlardı ama bizim gidişimiz öğleni bulduğu için öyle bir sıkıntı yaşamadık.

Hazır yeri gelmişken ulaşımdan da bahsedeyim, biz bulunduğumuz yerden ancak Londra'ya uçabildiğimiz için orada araba kiralayarak gittik ama Birmingham'da da bir havaalanı var. Londra'dan yol arabayla yaklaşık ikibuçuk saat sürüyor. Parkın hemen karşısındaki Drayton Manor hotelde konakladık. Sadece 2-3 dk yürüyerek otelden parka gidilebiliyor. Dilerseniz otelde Thomas temalı odalarda da konaklayabiliyorsunuz. Otel konaklama (oda-kahvaltı) + 1günlük yada 2 günlük giriş bileti gibi paket obsiyonları da mevcut.

Otel ve parkın etrafında başka bir tesis yok. Ama içeride çok yemek için çok alternatif var ve çocuklara da yönelik menüler sunuyorlar. Girişten sonraki aktiviteler ücretsiz sadece oyuncakçılar ve restaurantlar paralı. Binmek istediğimiz her oyuncağa max 1-2 dk bekleyip binebildik ama biz Ekim ayında okulların açık olduğu bir zamanda, Cumartesi öğlen gittik (İngiltere'de okulların 6 haftada 1 tatil olduğunu unutmayarak ve sömestr zamanlarını da göz önünde bulundurarak plan yapmak doğru olur)

Meraklısına içeride bir hayvanat bahçesi var (Thomas ile oraya gidip dönebiliyorsunuz). Biz girmedik ama çok büyük değil diye tahmin ediyorum.


Bir çok oyun alanında olduğu gibi burada da çocukların hangi oyuncaklara hangi yaşlarda (boy olarak ölçülüyor) ebeveynli yada yalnız binebilecekleri kapılarda belirtilmiş. Temaya uygun şekilde çok küçük çocuklarında faydalanabileceği hatırı sayılır miktarda oyuncak olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Thomas teması dışındada oyuncakların olduğu (korsan gemisi, atlı karınca, dönmedolap gibi) bir bölüm de var. İçeriye ufak bir gölet yapmışlar çevresinde piknik masalarında oturup manzaraya bakabilirsiniz.

Benim gördüğüm gelen çocukların yaş aralığı 2-8 yaş gibi idi. Neticede bizimki de güzel zaman geçirdi. Biz saat 13:00 da girip kapanışa (17:00) kadar kaldık. Çıkmak istemedi, ertesi gün tekrar girmek istedi ama bizim Londra'ya dönmemiz gerekiyordu. Biraz da biz eğlenelim değil mi!


Ulaşım ve diğer detaylar için aşağıdaki linki ve Tripadvisor'daki yorumları okumanızı tavsiye ederim.


https://www.draytonmanor.co.uk

1 Ekim 2018 Pazartesi

Doğumgünü Kutlamaları





Anneliği tecrübe edişimin dördüncü yılına yaklaşıyorum. Doğumgünlerini şimdiye kadar hep Türkiye'de kutlamıştık. Başka ülkelerde nasıl kutlandığını da bilmiyordum.

 Türkiye'deki partilerde evde yada dışarıda kuş sütünün eksik olmadığı sofralar, çocukların büyüklerle birlikte katıldığı pardon büyüklerin de olaya büyük ölçüde dahil olduğu kutlamalarımız vardır bizim. Bazen içerisinde çocuk oyun alanı bulunan restaurantlar bazen evde kocaman masalar dolusu yiyeceğin büyüklerin sohbetlerine eşlik ettiği organizasyonlar.. Kınamak için söylemiyorum benim de bildiğim hep bu idi. Çocukluğumda, kendi doğumgünlerim de her zaman böyleydi. Hediye açma faslı dışında da çocuğa ait birşey görmezdik pek. Diyeceğim o ki buradaki doğumgünleri biraz farklı.

Direkt konuya gireyim, okulların açıldığı haftaydı, sınıfın yanındaki odada öğrencilerin çantalarının  durduğu yerdeki bölmelerde -normalde o gün yaptıkları faaliyetleri bırakıyorlar oraya- her öğrencinin adının yazılı olduğu zarflar konmuştu. Davetiye imiş meğersem. Doğumgünü partisi yapacak olan çocukların velileri sınıftaki tüm öğrencilerin adına yazılmış birer davetiye koyarak partinin gününü, saatini (bitiş saati birlikte, genelde de iki saatlik bir aralık), adresi ve anneye ait telefon numarasını belirterek gelip gelmeyeceğinizi mesaj ile haber vermenizi rica ediyorlar. Oğlumun sosyalleşmesi için davetlerin hepsine katılmaya karar vermiştim. Henüz sınıftaki velilerden yalnızca birini tanıyordum, onun gelip gelmeyeceğini de bilmiyordum ama hiç önemli değildi. Partiye kendim için gitmeyecektim, eninde sonuna oraya gittiğimizde çocukların kaynaşacağından, oğlumun güzel zaman geçireceğinden, arkadaşlarıyla oynayıp yeni birşeyler öğreneceğinden çok emindim.

Düşündüğüm gibi de oldu. İkimiz için de öğrenilecek çok şey vardı. Gözüme çarpanları, hoşuma gidenleri dilimin döndüğünce aşağıda anlattım.


Mütavazi Partiler
Katıldığımız ilk parti epeyce büyük, bahçeli bir evde idi. Evin içini hiç görmedik desem yeridir. Bahçesindeki salıncak, zıplama alanı, trambolin ve birkaç bisiklet sayesinde çocuklar hep bahçede oynadılar. Hava da müsaitti buna. (Bizim sonbahar düzeyinde, güneşsiz ve serin bir havaydı. Bütün çocuklar tshirt giymiş ve çorapsız koşturdular bahçede) Yaklaşık 1,1-5 saat koşturmaca ile geçti. Velilerin oturabileceği birkaç bank ve koltuk koymuşlardı. Kimisi çocuk peşinde kimisi bu koltuklarda arada bölük bölçük sohbet ederek çaylarını kahvelerini yudumladılar. Ardından yere bir örtü serildi. Üzerine plastik tabaklarda peynirli sandiviçler, meyve ve kurabiye, plastik bir sürahi su koydular. Bütün çocuklara birer kağıt tabak verildi, ortadan istediklerini alıp örtünün üzerinde oturup yediler. Bu sırada aynı menü hiç eksik ve fazlası olmadan büyüklere de sunuldu. Bu esnada hiç hediye paketi görmedim neredeyse. Gelen paketler bir kenarda açılıp içindeki oyuncak her ne ise hemen kaldırılıp içeri götürüldü. Çocukların yemeği bittikten sonra kocaman bir hediye paketi geldi. Örtünün üzerinde daire şeklinde oturdular ve müzik başladı. Bu standart oyun hemen hemen her doğumgününde oluyor. Paket elden ele dönüyor, müzik durunca elinde paket olan çocuk paketi açıyor içinden bir hediye paketi daha çıkıyor böyle böyle paketin içindeki oyuncağa ulaşana kadar dönüyor müzikle birlikte. Her paket açan çocuğa paketli bir çikolata şeker veriliyor. (Bunu sevmedim) En sonunda içinden bir oyuncak çıkıyor ve kimin elinde kaldıysa o oyuncak onun oluyor. Bu da zaten partinin sonu. Ardından herkes dağılıyor. Pasta kesilirse ortada yenmiyor bir kağıda sarıp anne-babaya veriliyor. Çocuğunuza şeker vermiyorsanız bunu söylediğinizde oyun esnasında da hakettiği şeker çikolatayı size getirip veriyorlar.

Sorumluluk Sahibi Babalar
Çocuğunuzun partiye katılacağını söylediğinizde kimse onu partiye kimin götüreceğini sormuyor. Anne götürür diye bir kavram da yok. İsterseniz çift olarak, isterseniz yalnızca anne/baba götürebilir. Benim gözlemlediğim anneler kadar babalar da getiriyorlar. Bir arkadaşım eşiyle nöbetleşe katıldıklarını söyledi. Böylece haftasonu birinden birisi kendi işini yapıp dinlenebiliyor o iki saatte. Biz de aynı şeyi yapmaya başladık.

Partiler Çocuklar İçin
Büyükler için, büyüklere yönelik hiçbir şey yok partilerde. Anneler sadece anneleriyle arkadaş oldukları çocukları çağırmıyorlar partiye. Çocukların arkadaşları çağrılıyor. Yiyecekler, organizasyonlar, oturma düzeni, mekan seçimi herşey çocuklar için.

Şaşaalı Organizasyonlar Yok
Ortamda birkaç balon dışında süsleme görmedim. Temalı masalar, özel standlar, posterler yok. Bazen gelen tüm çocuklara boyama kitabı, sticker gibi basit hediyeler veriliyor veda edilirken, o kadar.

Ne yalan söyleyeyim bu partiler çok içime sindi benim. Kısa sürdüğü için kavga gürültü, ağlama krizleri minimumda. İki saat oynayıp dağılıyorlar. Haftasonu koca bir gününüz gitmiyor. Yiyecekler onlara uygun olduğu için elinde porselen tabak çatal peşlerinden koşturan anne-babalar da yok. Hediyeler ortada açılmadığından oyuncak kavgası da yok. Ben sevdim. Yeniliklere açık olmak, bazı konularda öncü olmak isterseniz deneyebilirsiniz. Neticede bazen birileri yapar ve herkes peşinden gitmeye başladığında normal olan o olur. Bundan 15-20 sene önce baby showerlar, hastane süslemeleri var mıydı hayatımızda? Belki de şimdilerde gösterişleri bıraktığımız, çocuklarımız montessorilerle, evde yapılan oyuncaklarla oynatmaya başladığımız dönemde doğumgünü partilerinde de biraz değişiklik yapabiliriz...Belki de yapmaya başlayanlar olmuştur bile.









27 Ağustos 2018 Pazartesi

Şimdi Nerede Yaşıyorum?

Londra hayatımıza bir Türkiye molası verip ardından bu defa çocuğumuzla Birleşik Krallıktaki yeni maceramıza atıldık; yeni evimiz Jersey Island'da.

Jersey Channel Island Fransa ile İngiltere arasında ama daha çok Fransa topraklarına yakın bulunan adalar topluluğundaki en büyük ada. Yalnızca bir ada değil Birleşik Krallık - UK vizesi ile gelinebilen, anadilin İngilizce olduğu ancak kendine ait bir bayrağı olan bir ülke de aynı zamanda. Yaşama kararı alana kadar adını duymadığım hakkında hiç bilgi sahibi olmadığım bu ülkede yaşayan sayılı Türkten birisi olduğumu söyleyebilirim. Ancak benim bilgisizliğim sizi yanıltmasın Londra'dan 45 dakikalık bir uçak yolculuğu ile haftasonu kaçamağı yapan İngilizlerin sayısı az değil. Sadece bununla kalmaz yaklaşık bir saatlik bir feribot yolculuğuyla da Fransa'ya bağlanır. Esasen finansal bir merkez olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama aynı zamanda tarım ve hayvancılıkta da kendilerine özgü ürünleriyle gelir elde ediyorlar. Jersey ineği ve Jersey patatesi "Jersey Royal". Nüfusu İngilizler, Portekizliler, Polonyalılar ve Fransızlar oluşturuyor diyebilirim.

Özellikle finans alanında çalışanlar için adada iş fırsatı çok. Gerek nüfusun azlığı gerekse içerisinde bir üniversite barındırmaması nitelikli işgücünün teminini zorlaştırıyor. Ayrıca adada yaşam şartları belli bir gelir düzeyinin altındakiler için çok da kolay değil. En önemli handikap ev tutabilmek için lisans şartının olması ve bu lisans olmadan tutulabilecek evlerin diğerlerine kıyasla daha eski/ufak ve kiralarının pahalı olması. Ama neticede adada her gelir düzeyinde insan yaşıyor ve şunu söylemem hiç yanlış olmaz "çoğunluk adada yaşamaktan memnun". Neredeyse hiç suç işlenmemesi, insanların sıcak, samimi ve saygılı olması bunda en büyük etken.

Ne yazık ki Londra'nın aksine bu küçücük ada ile ilgili anlatılacaklarım bir turistik gezi çerçevesinde tutsam sanırım 8-10 posttan sonra konu bulmakta zorlanırım. Bu nedenle bundan sonraki postlarım tamamen günlük yaşantımız ve çokca "Memleketinden başka bir ülkede yaşamak" ile ilgili olacak. Biliyorum ki Türkiye'den göç etmeyi düşünen çok insan var. Korkular, kaygılar ve bilinmeyenin yarattığı kararsızlık ancak bu tarz bloglar sayesinde aşılabilir. Eksisi artısı ve yaşamı kolaylaştırabilecek şeyleri aklıma geldikçe bu blogda paylaşacağım.







15 Aralık 2013 Pazar

Istakoz Severlere...



Bundan dört sene önce Newyork'a ilk gittiğimizde yana yakıla arayıp iyisinden bir restaurant bulup Amerikan usulü ıstakozu denemiştik. O günden beri de nereye gidersek gidelimilk yediğimiz günkü tadı arar olmuştuk.

Lonra'da birkaç defa ıstakoz yediysek de hiçbiri Newyork'da yediğimiz tadı vermemişti  ta ki 'Burger&Lobster' i keşfedene kadar.

Menüsünde sadece 3 çeşit ana yemek var ve bu nedenle garsonlar masaya oturduğunuzda size sadece içecek menüsü getirip yemekleri sözlü olarak anlatıyorlar.
1-Burger
2-Klasik ıstakoz (yani bütün şekilde kabuklu olarak gelen sizin kırarak yediğiniz)
3- Kabukları ayıklanıp sandwich şeklinde sunulan ıstakoz

Ben 2 ve 3 ü denedim. Klasik ıstakoz boyut olarak biraz ufak olsa da tad olarak kesinlikle Newyork'da yediğimiz gibiydi. 

3. yü ise tarif edecek kelime bulamıyorum. Eğer ıstakoz severseniz muhakkak denemeniz gerektiğini düşünüyorum. Menüdeki her 3 yemek de 20 şer pound. İçeceklerin hepsi çok güzel, içeriği ilginizi çeken bir kokteyli deneyebilirsiniz.

Biz şimdiye kadar evimize yakın olduğu için hep Mayfair'dekine gittik, rezervasyon yapmıyorlar genelde 1-1,5 saat sonrası için adımızı ve telefonumuzu bırakıp oradan Bond street ve Oxford Street civarlarında bir tur atıp zaman dolduruyoruz. Diğer şubeleri daha boş olabilir belki.