25 Ekim 2018 Perşembe

Şekersiz hayatım!


Bundan bir sene önce, henüz Türkiye'de iken şu meşhuuur pi serisinin yazarı Azra Kohen'in Aeden isimli kitabını okudum. Kitabın ana konusundan bağımsız şeker yeme ile ilgili birkaç vurucu cümle kafamda bazı soru işaretleri yarattı. Şimdi diyeceksiniz ki alt tarafı kurgulanmış bir roman, gerçek hayatı etkileyecek ne yazıyor olabilir hatta belki o kitabı okumuş olanlardan "Hadi ya böyle birşey mi geçiyordu kitapta" diyenler bile çıkacaktır. Ne diyeyim sanattan herkes payına düşeni anlıyor bana da bu kaldı demekki. Böylece şekeri yememeye daha doğrusu az yemeye başladım. Burada dev gibi bir parantez açayım; ben tatlıya ölümüne düşkün bir insan(d)ım. Her türlüsünü yer(d)im. Neyse çok da kesin çizgileri olan bir niyetle değil ama yemesem iyi olur diyerek bir adım attım. Ardından bir arkadaşımla bu konuyu konuşunca bana bir belgesel önerdi. Bir genç adamın uzun süre şeker yemeyip sadece bu filmde etkilerini göstererek bir farkındalık yaratmak amacıyla hergün bir insanın ortalama bir günde aldığı şeker miktarını alıp organlarında oluşan değişiklikleri anlattığı bir film. Sonradan anladığım şu ki, bu filmi izleyince kiminde hiç bir etki uyandırmıyor, kimi etkilenip şekeri bırakıyor ama bir süre sonra -devamı zor bir karar olduğundan olsa gerek- yeniden yemeye başlıyor ve üçüncü grup benim gibi bırakan ve yeniden başlamadan beslenme tarzını buna göre yeniden şekillendirenler. Bu bir sene süresinde tatillerde bozduğum zamanlar dışında neredeyse hiç rafine şeker tüketmedim. Son bir aydır beyaz ekmekle de yollarımı ayırdım.

Beslenme şeklimle ilgili detaylara girmeden önce insanların, ama alkol alıyor musun? ama içinde şeker olan bir yemeği yemiyor musun (dışarıda bir lokantada) meyvede de şeker var, hurma mı yiyorsun o da şekerli! gibi eleştrilerine kulak tıkadım. Beslenme konusunda alınan kararların kişilerin kendi sınırlarına göre şekillendiğini düşünüyorum. Vegan olabilecek kadar katı bir yaklaşımınız olmayabilir ama kendinizi iyi hissettiğiniz şekilde beslenebilirsiniz. Bu kararların bir sözleşmeye bağlıymış gibi yazılı olmayan kurallara bağlatılmaya çalışılmasını gereksiz ve de saçma buluyorum. Hayat kalitenizi yükseltecek, size kendinizi iyi hissettirecek kararlar alıp onları uygulayabilir, dilediğiniz gibi esnetebilir, hazır olduğunuzda yeni adımlar da atabilirsiniz. Nitekim benim de öyle oldu...

Şekeri bırakmadan önceki "BEN"den bahsetmem gerekirse, tatlı ile aram şöyle idi,

*her yemekten sonra mutlaka tatlı tüketmek
*az meyve tüketmek
*depresyon, moral bozukluğu durumlarında nutella kavanozuna sarılarak yaşamak.
*her filtre kahve yanına tatlı, her Türk kahvesi yanına lokum, çikolata, her çay yanına bol hamurişi aramak

Dolayısıyla bir akşam, karnım tok sırtım pekken aldığım şekeri bırakma kararımda yukarıdaki alışkanlıkların da bırakılması gerekiyordu. Öyle mi gerçekten de?

Artık yapmayacağım dediğimiz alışkanlıklar üstelik de uzun bir süredir hayatımızda iseler, şöyle düşünün, evliyseniz eşinizi, belki arkadaşlarınızın çoğunu tanımadan dahi önceden gelen bir alışkanlık ise onu tamamen bırakıp yerindeki kocaman boşlukla yaşamayı öğrenmek çok kolay değil. Kendinizi buna zorlamak çok akıl kârı da değil. Bu yüzden ben tatlı yeme alışkanlığımı başlarda hurma (sayısının 2-3 ü geçmemesi) ve sınırsız yediğim çilek kurusu sayesinde bıraktım. Aylarca canım başka şeyler istediyse de yemedim yalan değil ama birgün bir de baktım ki artık o kadar da istemiyorum. Bir tatilde çok sevdiğim bir tatlıyı yemeden gitmeyeyim dedim ve de tadı bende eskisi gibi bir etki yaratmadı. Şeker çok gururlu. Siz onu bıraktığınızda ve belli bir süre gerçekten ara verdiğinizde bir de bakıyorsunuz o da sizi bırakmış. Şekeri bırakan herkesin söylediği şeydir bu. Yani  demem o ki sabırlı olursanız tünelin ucunda bir ışık olduğu garanti.

Ben rafine şekerle aramdaki husumeti hurma ve çilek kurusu ile atlatırken meyvelerle de aram eskisi kadar kötü olmamaya başladı. Eskiden marketten dolaba oradan çöpe yollanan meyveleri artık abartmadan ama ara ara yemeye başladım. (Meyve dahi tüketmeyenler de var yani sadece rafine değil tüm şekerleri bırakanlar, bu da bir seçenek. Ben o yolu seçmedim ama yol bir şekilde oraya doğru götürdü beni). Böylece meyve hurma-kuru çilek ekibine yardıma geldi ve hurmadan uzaklaşmaya, evde bitince almayı unutmaya başladım. Aylar bu şekilde geçti. Bu süre zarfında acıkınca gözüm dönmemeye, cildim güzelleşmeye, az buçuk kilo kaybetmeye başladım. Kendimi daha iyi hissediyordum. Ardından Jersey'e taşındık. Çalışmadığım için internette araştırma yapacak daha fazla vaktim vardı artık. Bir de baktım ki evde şekersiz cheesecakeler, kahve yanına atıştırmalıklar, çikolatalar ve pıudingler yapmaya başlamışım. Eskisi kadar tatlı arayışım yok, yaptığım tatlıları da belki haftada bir belki daha seyrek olarak tüketiyorum. Bir anda artan meyve, hurma vs düşkünlüğüm de geçti. Şekeri bırakmadan önceki alışkanlıklarıma döndüm ve sadece rafine şeker hayatımdan çıkmış gibi. Ve bugün bir de baktım ki rafine şekerle yollarımızı ayıralı tam bir sene olmuş! Şekersiz hayatımdan çok memnunum. Niyetlenenlere şiddetle tavsiye edilir.




















16 Ekim 2018 Salı

Thomas Land (Drayton Manor Park) - İngiltere




Yaklaşık iki hafta önce üçbuçuk yaşındaki oğlumuzla birlikte "Thomas Thomas!" diyerek yola çıktık. Aylardır çizgifilm aralarında çıkan reklamlarda gördüğü bu yere götürmek için doğru zamanı kolluyorduk. Okulların tatil olduğu zamanlarda çok kalabalık, kışın çok soğuk olduğu için elimizi çabuk tutup biletleri alıp yola çıktık.

Normalde en sevdiği serilerin başında Thomas ve Şimşek Mcqueen geldiğinden Disneyland'dan sonra burayı da seveceğinden emindim. Tek sorun bizimkinin hareket eden araçlara binmekten imtina etmesi. Bunu da yavaş yavaş aşıyor gibiyiz.

Tabi ki Drayton Manor Park bir Disneyland değil ama gitmeye de değdiğini söyleyebilirim. Ana karakterlerin hepsinin özelliklerine uygun bir dev hareketli oyuncağını yapmışlar. Böylece Thomas'ın çektiği Anie ve Clarabel e binip raylarda gitmek, Winston ile araba turu atmak gibi başlıca aktiviteleri yaptık. Meraklısı için Harol ile uçmak, Belalı vagonlarla haldır huldur gezmek gibi alternatifler de mevcut. Gitmeden önce okuduklarıma göre hava muhalefeti yada arızalar dolayısıyla çalışmayan oyuncaklar da olabiliyormuş ama bize denk gelmedi. Bir de sabah saatlerinde çok kuyruk var diyorlardı ama bizim gidişimiz öğleni bulduğu için öyle bir sıkıntı yaşamadık.

Hazır yeri gelmişken ulaşımdan da bahsedeyim, biz bulunduğumuz yerden ancak Londra'ya uçabildiğimiz için orada araba kiralayarak gittik ama Birmingham'da da bir havaalanı var. Londra'dan yol arabayla yaklaşık ikibuçuk saat sürüyor. Parkın hemen karşısındaki Drayton Manor hotelde konakladık. Sadece 2-3 dk yürüyerek otelden parka gidilebiliyor. Dilerseniz otelde Thomas temalı odalarda da konaklayabiliyorsunuz. Otel konaklama (oda-kahvaltı) + 1günlük yada 2 günlük giriş bileti gibi paket obsiyonları da mevcut.

Otel ve parkın etrafında başka bir tesis yok. Ama içeride çok yemek için çok alternatif var ve çocuklara da yönelik menüler sunuyorlar. Girişten sonraki aktiviteler ücretsiz sadece oyuncakçılar ve restaurantlar paralı. Binmek istediğimiz her oyuncağa max 1-2 dk bekleyip binebildik ama biz Ekim ayında okulların açık olduğu bir zamanda, Cumartesi öğlen gittik (İngiltere'de okulların 6 haftada 1 tatil olduğunu unutmayarak ve sömestr zamanlarını da göz önünde bulundurarak plan yapmak doğru olur)

Meraklısına içeride bir hayvanat bahçesi var (Thomas ile oraya gidip dönebiliyorsunuz). Biz girmedik ama çok büyük değil diye tahmin ediyorum.


Bir çok oyun alanında olduğu gibi burada da çocukların hangi oyuncaklara hangi yaşlarda (boy olarak ölçülüyor) ebeveynli yada yalnız binebilecekleri kapılarda belirtilmiş. Temaya uygun şekilde çok küçük çocuklarında faydalanabileceği hatırı sayılır miktarda oyuncak olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Thomas teması dışındada oyuncakların olduğu (korsan gemisi, atlı karınca, dönmedolap gibi) bir bölüm de var. İçeriye ufak bir gölet yapmışlar çevresinde piknik masalarında oturup manzaraya bakabilirsiniz.

Benim gördüğüm gelen çocukların yaş aralığı 2-8 yaş gibi idi. Neticede bizimki de güzel zaman geçirdi. Biz saat 13:00 da girip kapanışa (17:00) kadar kaldık. Çıkmak istemedi, ertesi gün tekrar girmek istedi ama bizim Londra'ya dönmemiz gerekiyordu. Biraz da biz eğlenelim değil mi!


Ulaşım ve diğer detaylar için aşağıdaki linki ve Tripadvisor'daki yorumları okumanızı tavsiye ederim.


https://www.draytonmanor.co.uk

1 Ekim 2018 Pazartesi

Doğumgünü Kutlamaları





Anneliği tecrübe edişimin dördüncü yılına yaklaşıyorum. Doğumgünlerini şimdiye kadar hep Türkiye'de kutlamıştık. Başka ülkelerde nasıl kutlandığını da bilmiyordum.

 Türkiye'deki partilerde evde yada dışarıda kuş sütünün eksik olmadığı sofralar, çocukların büyüklerle birlikte katıldığı pardon büyüklerin de olaya büyük ölçüde dahil olduğu kutlamalarımız vardır bizim. Bazen içerisinde çocuk oyun alanı bulunan restaurantlar bazen evde kocaman masalar dolusu yiyeceğin büyüklerin sohbetlerine eşlik ettiği organizasyonlar.. Kınamak için söylemiyorum benim de bildiğim hep bu idi. Çocukluğumda, kendi doğumgünlerim de her zaman böyleydi. Hediye açma faslı dışında da çocuğa ait birşey görmezdik pek. Diyeceğim o ki buradaki doğumgünleri biraz farklı.

Direkt konuya gireyim, okulların açıldığı haftaydı, sınıfın yanındaki odada öğrencilerin çantalarının  durduğu yerdeki bölmelerde -normalde o gün yaptıkları faaliyetleri bırakıyorlar oraya- her öğrencinin adının yazılı olduğu zarflar konmuştu. Davetiye imiş meğersem. Doğumgünü partisi yapacak olan çocukların velileri sınıftaki tüm öğrencilerin adına yazılmış birer davetiye koyarak partinin gününü, saatini (bitiş saati birlikte, genelde de iki saatlik bir aralık), adresi ve anneye ait telefon numarasını belirterek gelip gelmeyeceğinizi mesaj ile haber vermenizi rica ediyorlar. Oğlumun sosyalleşmesi için davetlerin hepsine katılmaya karar vermiştim. Henüz sınıftaki velilerden yalnızca birini tanıyordum, onun gelip gelmeyeceğini de bilmiyordum ama hiç önemli değildi. Partiye kendim için gitmeyecektim, eninde sonuna oraya gittiğimizde çocukların kaynaşacağından, oğlumun güzel zaman geçireceğinden, arkadaşlarıyla oynayıp yeni birşeyler öğreneceğinden çok emindim.

Düşündüğüm gibi de oldu. İkimiz için de öğrenilecek çok şey vardı. Gözüme çarpanları, hoşuma gidenleri dilimin döndüğünce aşağıda anlattım.


Mütavazi Partiler
Katıldığımız ilk parti epeyce büyük, bahçeli bir evde idi. Evin içini hiç görmedik desem yeridir. Bahçesindeki salıncak, zıplama alanı, trambolin ve birkaç bisiklet sayesinde çocuklar hep bahçede oynadılar. Hava da müsaitti buna. (Bizim sonbahar düzeyinde, güneşsiz ve serin bir havaydı. Bütün çocuklar tshirt giymiş ve çorapsız koşturdular bahçede) Yaklaşık 1,1-5 saat koşturmaca ile geçti. Velilerin oturabileceği birkaç bank ve koltuk koymuşlardı. Kimisi çocuk peşinde kimisi bu koltuklarda arada bölük bölçük sohbet ederek çaylarını kahvelerini yudumladılar. Ardından yere bir örtü serildi. Üzerine plastik tabaklarda peynirli sandiviçler, meyve ve kurabiye, plastik bir sürahi su koydular. Bütün çocuklara birer kağıt tabak verildi, ortadan istediklerini alıp örtünün üzerinde oturup yediler. Bu sırada aynı menü hiç eksik ve fazlası olmadan büyüklere de sunuldu. Bu esnada hiç hediye paketi görmedim neredeyse. Gelen paketler bir kenarda açılıp içindeki oyuncak her ne ise hemen kaldırılıp içeri götürüldü. Çocukların yemeği bittikten sonra kocaman bir hediye paketi geldi. Örtünün üzerinde daire şeklinde oturdular ve müzik başladı. Bu standart oyun hemen hemen her doğumgününde oluyor. Paket elden ele dönüyor, müzik durunca elinde paket olan çocuk paketi açıyor içinden bir hediye paketi daha çıkıyor böyle böyle paketin içindeki oyuncağa ulaşana kadar dönüyor müzikle birlikte. Her paket açan çocuğa paketli bir çikolata şeker veriliyor. (Bunu sevmedim) En sonunda içinden bir oyuncak çıkıyor ve kimin elinde kaldıysa o oyuncak onun oluyor. Bu da zaten partinin sonu. Ardından herkes dağılıyor. Pasta kesilirse ortada yenmiyor bir kağıda sarıp anne-babaya veriliyor. Çocuğunuza şeker vermiyorsanız bunu söylediğinizde oyun esnasında da hakettiği şeker çikolatayı size getirip veriyorlar.

Sorumluluk Sahibi Babalar
Çocuğunuzun partiye katılacağını söylediğinizde kimse onu partiye kimin götüreceğini sormuyor. Anne götürür diye bir kavram da yok. İsterseniz çift olarak, isterseniz yalnızca anne/baba götürebilir. Benim gözlemlediğim anneler kadar babalar da getiriyorlar. Bir arkadaşım eşiyle nöbetleşe katıldıklarını söyledi. Böylece haftasonu birinden birisi kendi işini yapıp dinlenebiliyor o iki saatte. Biz de aynı şeyi yapmaya başladık.

Partiler Çocuklar İçin
Büyükler için, büyüklere yönelik hiçbir şey yok partilerde. Anneler sadece anneleriyle arkadaş oldukları çocukları çağırmıyorlar partiye. Çocukların arkadaşları çağrılıyor. Yiyecekler, organizasyonlar, oturma düzeni, mekan seçimi herşey çocuklar için.

Şaşaalı Organizasyonlar Yok
Ortamda birkaç balon dışında süsleme görmedim. Temalı masalar, özel standlar, posterler yok. Bazen gelen tüm çocuklara boyama kitabı, sticker gibi basit hediyeler veriliyor veda edilirken, o kadar.

Ne yalan söyleyeyim bu partiler çok içime sindi benim. Kısa sürdüğü için kavga gürültü, ağlama krizleri minimumda. İki saat oynayıp dağılıyorlar. Haftasonu koca bir gününüz gitmiyor. Yiyecekler onlara uygun olduğu için elinde porselen tabak çatal peşlerinden koşturan anne-babalar da yok. Hediyeler ortada açılmadığından oyuncak kavgası da yok. Ben sevdim. Yeniliklere açık olmak, bazı konularda öncü olmak isterseniz deneyebilirsiniz. Neticede bazen birileri yapar ve herkes peşinden gitmeye başladığında normal olan o olur. Bundan 15-20 sene önce baby showerlar, hastane süslemeleri var mıydı hayatımızda? Belki de şimdilerde gösterişleri bıraktığımız, çocuklarımız montessorilerle, evde yapılan oyuncaklarla oynatmaya başladığımız dönemde doğumgünü partilerinde de biraz değişiklik yapabiliriz...Belki de yapmaya başlayanlar olmuştur bile.









27 Ağustos 2018 Pazartesi

Şimdi Nerede Yaşıyorum?

Londra hayatımıza bir Türkiye molası verip ardından bu defa çocuğumuzla Birleşik Krallıktaki yeni maceramıza atıldık; yeni evimiz Jersey Island'da.

Jersey Channel Island Fransa ile İngiltere arasında ama daha çok Fransa topraklarına yakın bulunan adalar topluluğundaki en büyük ada. Yalnızca bir ada değil Birleşik Krallık - UK vizesi ile gelinebilen, anadilin İngilizce olduğu ancak kendine ait bir bayrağı olan bir ülke de aynı zamanda. Yaşama kararı alana kadar adını duymadığım hakkında hiç bilgi sahibi olmadığım bu ülkede yaşayan sayılı Türkten birisi olduğumu söyleyebilirim. Ancak benim bilgisizliğim sizi yanıltmasın Londra'dan 45 dakikalık bir uçak yolculuğu ile haftasonu kaçamağı yapan İngilizlerin sayısı az değil. Sadece bununla kalmaz yaklaşık bir saatlik bir feribot yolculuğuyla da Fransa'ya bağlanır. Esasen finansal bir merkez olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama aynı zamanda tarım ve hayvancılıkta da kendilerine özgü ürünleriyle gelir elde ediyorlar. Jersey ineği ve Jersey patatesi "Jersey Royal". Nüfusu İngilizler, Portekizliler, Polonyalılar ve Fransızlar oluşturuyor diyebilirim.

Özellikle finans alanında çalışanlar için adada iş fırsatı çok. Gerek nüfusun azlığı gerekse içerisinde bir üniversite barındırmaması nitelikli işgücünün teminini zorlaştırıyor. Ayrıca adada yaşam şartları belli bir gelir düzeyinin altındakiler için çok da kolay değil. En önemli handikap ev tutabilmek için lisans şartının olması ve bu lisans olmadan tutulabilecek evlerin diğerlerine kıyasla daha eski/ufak ve kiralarının pahalı olması. Ama neticede adada her gelir düzeyinde insan yaşıyor ve şunu söylemem hiç yanlış olmaz "çoğunluk adada yaşamaktan memnun". Neredeyse hiç suç işlenmemesi, insanların sıcak, samimi ve saygılı olması bunda en büyük etken.

Ne yazık ki Londra'nın aksine bu küçücük ada ile ilgili anlatılacaklarım bir turistik gezi çerçevesinde tutsam sanırım 8-10 posttan sonra konu bulmakta zorlanırım. Bu nedenle bundan sonraki postlarım tamamen günlük yaşantımız ve çokca "Memleketinden başka bir ülkede yaşamak" ile ilgili olacak. Biliyorum ki Türkiye'den göç etmeyi düşünen çok insan var. Korkular, kaygılar ve bilinmeyenin yarattığı kararsızlık ancak bu tarz bloglar sayesinde aşılabilir. Eksisi artısı ve yaşamı kolaylaştırabilecek şeyleri aklıma geldikçe bu blogda paylaşacağım.







15 Aralık 2013 Pazar

Istakoz Severlere...



Bundan dört sene önce Newyork'a ilk gittiğimizde yana yakıla arayıp iyisinden bir restaurant bulup Amerikan usulü ıstakozu denemiştik. O günden beri de nereye gidersek gidelimilk yediğimiz günkü tadı arar olmuştuk.

Lonra'da birkaç defa ıstakoz yediysek de hiçbiri Newyork'da yediğimiz tadı vermemişti  ta ki 'Burger&Lobster' i keşfedene kadar.

Menüsünde sadece 3 çeşit ana yemek var ve bu nedenle garsonlar masaya oturduğunuzda size sadece içecek menüsü getirip yemekleri sözlü olarak anlatıyorlar.
1-Burger
2-Klasik ıstakoz (yani bütün şekilde kabuklu olarak gelen sizin kırarak yediğiniz)
3- Kabukları ayıklanıp sandwich şeklinde sunulan ıstakoz

Ben 2 ve 3 ü denedim. Klasik ıstakoz boyut olarak biraz ufak olsa da tad olarak kesinlikle Newyork'da yediğimiz gibiydi. 

3. yü ise tarif edecek kelime bulamıyorum. Eğer ıstakoz severseniz muhakkak denemeniz gerektiğini düşünüyorum. Menüdeki her 3 yemek de 20 şer pound. İçeceklerin hepsi çok güzel, içeriği ilginizi çeken bir kokteyli deneyebilirsiniz.

Biz şimdiye kadar evimize yakın olduğu için hep Mayfair'dekine gittik, rezervasyon yapmıyorlar genelde 1-1,5 saat sonrası için adımızı ve telefonumuzu bırakıp oradan Bond street ve Oxford Street civarlarında bir tur atıp zaman dolduruyoruz. Diğer şubeleri daha boş olabilir belki.






16 Kasım 2013 Cumartesi

Londra'daki En Güzel Kahve ve Kruvasan: Monmouth Coffee

Siz de kahve hastası mısınız?
Siz de güne güzel bir kahveyle başlayarak bir nevi size bahşedilen güzel tadla dünyaya sıcak bakanlardan mısınız?
İyi bir kahvenin mutluluk kaynağı olduğunu düşünenlerden misiniz?
Sizin için de kahve içmek bir nevi şölen mi?

O zaman benimle aynı noktadasınız ve üstelik Londra gibi yeme içme merkezi biryerdeyseniz sizi şaşırtacak tadlar çok yakınınızdaki bir ufacık cafede olabilir.

Monmouth Cafe de işte bunlardan birisi.
Time Out un Best top 10 coffee mekanlarından birisi olarak keşfettik bu güzel minicik cafeyi.
Londra'da birden fazla yerde var ama bizim favorimiz Neal's Yard ve Covent Garden'a çok yakın olan şubesi.
http://www.monmouthcoffee.co.uk/Shops/Covent-Garden

Adını aldığı şirin mi şirin Monmouth street üzerinde bulunan bu cafede haftasonu her daim kısa da olsa bir kuyruk bulunur. Neymiş diye içeri girdiğinizde sizi mis gibi bir kahve kokusu ve mekan kadar sıcak çalışanlar karşılar.

Ufacık masaların kenarındaki sıralara çoğu zaman tanımadığınız başka insanlarla dizdize oturur çatal kaşık sesleri arasında kahvenizi yudumlarsınız. Tabi ki kağıt bardakta alıp sokakta dolaşırken de kahvenizi yudumlayabilirsiniz ama diyorum ya benim için kahve içmek bir çeşit ritüeldir ve yolda yürüyerek içmek her zaman son tercihim olur.


Monmouth un özelliği filtre kahvelerini devasa kahve fincanlarına koydukları filtrelerde hazırlamaları ve bu fincanların altındaki delikten servis fincanlarına dökülmesini sağlayarak servis etmeleridir. Bakınız resimdeki gibi



Sadece kahvesi değil kruvasan ve ufak truffle ve diğer tatlıları da çok şukela. Bakınız...Ben bu truffle a bayılım. Bir minik lokma insanı bu kadar mutlu edebilir...




Yani özetle, gezinize sıcak bir mola verip kendinizi şarj etmek, içinizi ısıtmak ve kahve kokusuyla yenilenmek için hem de turistik birçok mekana çok yakın olan merkezi yerdeki bu güzel cafeyi tavsiye ederim.

Diğer şubeleri için buyrunuz..


13 Kasım 2013 Çarşamba

Londra ve Müzikaller Laaa laa laaaa



Bundan seneler önce, Londra'ya bir turist olarak geldiğim zamanlarda, buz gibi havada bilet kuyruklarında beklediğim çok olmuştu.
Gel gör ki, gelip yerleşince ha bugün ha yarın gideriz derken hiçbir müzikale gidemeden 2 seneyi devirdik. Niyetlendiğimiz zamanlarda da bilet bulamayıp yine erteledik. Ta ki dün akşama kadar.

Bir tesadüf eseri Sefiller in sahneye konduğu Queens Theatre'ın önünden geçerken bir şansımızı deneyelim dedik. (Leicster square civarlarında birçok bilet gişesi olmasına rağmen o akşamın biletini ucuza arıyorsanız tiyatronun kendi gişesini yada hemen meydandaki ticket center ı denemelisiniz.) Bize bilet satan gişe memurunun söylediğine göre, Christmas öncesi ve günlerden Salı olduğu için ekstra şanslıydık. Dolayısıyla Aralık ayında aynı derecede şanslı olamayabilirsiniz. Ayrıca bilet aldığımızda saat 19:15 idi ve oyun 19:30 da başlıyordu. Haliyle son dakika biletlerini de ucuza bulmak daha olası.


Peki kaç para verilir bir bilete?
Fiyat aralığı Türkiye'deki tiyatro, müzikal yada operalarla kıyaslanmayacak kadar yüksek. Bir de üstüne fiyatı TL ye çevirince hepten pahalı gibi geliyor insana ama bence verdiğim her kuruşa değer o ayrı.

İnternetten ucuza bilet bulduğunu söyleyenler de oldu ama bana rastgelmedi. Gişeye gitmeden googlelamanız yararlı olabilir. Müze biletleri bile internette daha indirimli olabiliyor.

Bizim aldığımız biletler müzikal biletleri %50 indirimliydi.
Normalde salonun dress circle denen yerinde fiyatlar 65-85 pound civarı. Bu kısmı orta balkon gibi düşünebilirsiniz. Bir üst balkon daha ucuz, stalls denen zemin kat daha pahalı.


Peki hangi oyun? derseniz, ben yeni oyunlardan pek haz etmiyorum o yüzden klasikler bitmeden yenilere gitmeyeceğim. Mama Mia, Chicago (Broadway de ) ve Sefiller i izledim. Sırada Lion King, Phanton Of The Opera ve Oliver Twist var. Ama her sene yeni oyunlar da gösterime giriyor. Fiyatları bu saydıklarıma nazaran daha makul mantıklı da olabiliyor.


Eğer müzikallere ilginiz varsa, Londra'ya gelip de bir müzikal e gitmeden dönmeyin derim.